Yeni Doğan Bebekler Neleri Bilir?

Dünyaya mahmur gözlü ve şaşkınlık içinde çevresini tanımaya çalışan yeni bir bebek gelir. Pek çok kişi yeni doğanların dünya ile ilgili hiçbir bilgisi olmayan boş bir yazı tahtasına benzediğini düşünür. Ne bilebilirler? Etraftakilerden hiçbirini daha evvel görmemişlerdir ki.

Ama bebekler içlerinde yerleşik bir bilgelikle dünyaya gelirler. Bunun bir kısmı kalıtımsal bir donanım olabilir; diğer bir kısmı da son birkaç aydır görebilen, duyabilen, hissedebilen ve tat alabilen bebeğin sıcak ve loş rahimde geçirdiği sürede biriktirdiği bilgilerden oluşabilir.

Bazıları, bildikleri veya hissettiklerini kelimelerle ifade etmekten yoksun olan bebeklerin bu konularda nasıl test edilebildiklerine hayret edebilirler. Ama araştırmacıların kullandığı öyle teknikler vardır ki, her ne kadar mükemmel olmasalar da, o minik kafaların içinden nelerin geçtiği konusunda bize bazı ipuçları verirler. Bunlardan biri, bebeğin göz ve baş hareketlerini takip etmektir çünkü yeni doğmuş bebekler, özellikle eğer daha önce hiç görmemişlerse, ilginç görüntülere ve seslere ilgi duyarlar. Ayrıca, mesela annelerinin yüzü gibi, sevdikleri bir şeye odaklanmak için de başlarını çevirirler. Bebeğin tercihlerini anlamak için kullanılan diğer bir cihaz da, onlardaki emme yoğunluğuna dayanarak, iki ayrı uyarıcı (mesela annesinin sesi ile bir yabancının sesi) arasındaki seçimini belirler. Bir bebek, aç olmasa bile, kendi emme hızını ve basıncını kontrol edebilir. Bu yüzden eğer yeterli kuvvette emerse, belirli bir uyaranı harekete geçirebileceğini ona öğretebiliriz.

Araştırmacılar, hele ki kalp atış hızı veya kortizol ve adrenalin gibi stres hormonlarının salgılanması şeklindeki fizyolojik ölçümlerle de destekleyebilirlerse, bebeklerin ilginç görüntülere ve seslere karşı duygularını da Ölçebilirler.

İşte size bebekteki doğuştan gelen bilgeliğin yedi direği için bir rehber. Yeni doğmuş bebekler şunları bilerek doğarlar:

Annesinin kim olduğunu

Bebekler, aylar boyu her ikisine de alıştığından, annelerinin sesini ve bir ihtimal de kokusunu doğumdan itibaren tanırlar. Bebekler ikinci üç aylık dönemden itibaren de duymaya başlarlar ve dış dünyanın sesleri her ne kadar onların o körpe kulaklarına ulaşana kadar farklılaşsa da, çoğu onlara kadar gelir. En öne çıkan ise Anne’nin sesidir çünkü onun ses titreşimleri kemikleri sayesinde rahme kadar ulaşır.

Anthony James DeCasper adlı bir psikolog 1980’lerde, henüz birkaç saatlik bebeklerin annelerinin seslerini tanıdıklarını gösterdi. Bunu, bebeğe, Dr. Seuss’un To Think That I Heard It On Mulberry Street adlı masalını annesinin sesinden veya bir yabancının sesinden dinleme imkanı veren kendi icat ettiği bir beslenme mekanizması sayesinde yaptı. Yeni doğanlar henüz birkaç saatlik olmalarına rağmen yine de annelerinin sesini tercih ettiler.

DeCasper, aynı aleti kullanarak, hamilelikte kendilerine Dr Seuss’un The Cat in the Hat (Şapkadaki Kedi) masalı okunmuş olan yeni doğan bebeklerin bilmedikleri diğer bir masal yerine onu dinlemeyi tercih ettiklerini bulmuştur. Her ne kadar, kelimeleri tanımasalar da, büyük olasılıkla onların ritim ve vurgularına alışkındılar.

Yeni doğanlar anne kokusundan da etkilenirler. Ayrı bir araştırma için otuz bebek doğumdan birkaç dakika sonra kendi annelerinin göğsüne yerleştirdiler ama bunu yapmadan evvel de annelerin göğüslerinden birisi doğal kokusunu gidermek amacıyla kokusuz bir sabunla yıkandı. Bebeklerin yirmi iki tanesi temiz göğüs yerine kesinlikle yıkanmamış göğüsten süt emmeyi tercih ettiler. Diğer bir araştırma da, yüzlerine temiz bir pamuk ped ile annelerinin göğsünde durmuş bir pamuk ped uzatılan beş günlük bebeklerin annelerinin kokusunu taşıyan pede döndüğü ve ona doğru kıpırdandığını buldu.

Diğer yönleriyle hiç tanımadığı bir dünyaya gelmiş olan yeni doğan için annesinin ses ve kokularını tanımak herhalde çok rahatlatıcı bir şeydir. Bebekler doğumdan birkaç saat sonra annelerinin yüzünü de tanımaya başlarlar. Bebeklerin insan yüzlerine karşı doğuştan gelen bir hayranlıkları olmasının yanı sıra, bazı çalışmalar, onların kısa bir süre içinde yüzler arasında ayırım yapmaya başladıklarını da bulmuştur. İskoçya’da 1980’lerde Glasgow Hastanesi’nde uygulanan bir çalışmada, aynı saç ve cilt rengine sahip iki yeni anne kokularını engellemek amacıyla şeffaf bir plastik perdenin arkasına yan yana oturtuldu. Sonra bebekleri birer birer odaya getirildi ve annelerinin yüzünden 30 cm uzaklıkta tutuldu. Olaydan bağımsız bir gözlemci, bebeklerin başlarını bir anneden öbürüne çevirmelerini ve sonunda birine odaklanmalarını izledi. Gözlerinin iyi görmemesine ve sadece on iki saat ila dört günlük olmalarına rağmen bebekler, annelerinin hangisi olduğunu bularak bakışlarını hayranlıkla ona çevirdiler.

insan olmanın ne demek olduğunu

Bir bebek doğumdan en az birkaç hafta önce etraftakileri görme şansını yakalamış olabilir – özellikle sıcak bir yaz günü annesi kocaman karnını güneşe açmışsa deri, yağ ve kas katlarını geçen ışık rahme ulaşmış olabilir.

Bebeğin görmediği şey insan yüzüdür, ama yine de doğduğu andan itibaren, içinde aşağı yukarı ağız ve gözlerin yerine denk gelen küçük yuvarlaklan olan bir üçgenin, özel bir önemi olduğunu donanım mantığı gereği bilmektedir. Yapılan çalışmaların devamlı tekrarladıkları şey, bebeklerin herhangi bir motif yerine insan yüzünü andıran motiflere veya hatlarıyla oynanmış bir yüz yerine normal yüzlere bakmak için başlarını çevirdiklerini göstermiştir, Ayrıca, o motiflere daha uzun bir süre baktıklarını da bulmuştur. Dokuz dakikalık bebeklerin bile, aynı özelliklerin farklı bir şekilde dağıldığı bir motiftense insan yüzü benzeri bir motife bakıp takip etmeleri daha olasıdır. Onlar sanki doğuştan bir yüz algılayıcıya sahiptirler.

Bebekler ayrıca gözlerin açık olmasının da özel bir önemi olduğunu anlıyor gibidirler. Araştırmacılar, İngiltere, Cambridge’deki Addenbrookes Hastanesinde doğumundan sadece birkaç saat sonra 105 bebeğe iki resim gösterdiler: biri gözleri kapalı olan bir kadının resmi, diğeri ise aynı kadının gözleri açık bir resmi. Bebekler belirgin olarak daha uzun bir süre gözleri açık olan kadına baktılar.

Daha da garibi, bebekler kendi yüz özellikleri ile bir başka-sınınkileri ilişkilendirebiliyor gibi de göründüler. Yapılan bir başka araştırmada, Seattle’daki Washington Üniversitesinden Andrew Meltzoff bir yetişkin ağzını açarken veya onlara dilini çıkartırken, yeni doğanların filmini çekti, sonra (yetişkinlerin ne suratlar yaptığını göremeyen) üçüncü bir kişi de bebeklerin yüz ifadelerini değerlendirdi. Sadece birkaç saatlik olan bu minik bebekler, tekrar tekrar, o yetişkin kişinin yüz ifadelerini taklit ediyor gibi göründüler. Bu büyük bir başarıydı, çünkü bebeklerin sadece önlerindeki objenin bir yüz olduğunu anlamakla kalmayıp aynı zamanda kendilerine gösterilen bu ıslak pembe uzantının kendi dili ile bağlantısını kurmaları gerekiyordu; ayrıca karşılığında kendi dillerini çıkartabilmek için de belli bir koordinasyona gereksinimleri vardı.

Yeni doğanlar, birkaç gün içinde, yüz ifadeleri arasındaki farkları da ayırt edebiliyor gibi görünmeye başladılar. Eğer mutlu veya korkunç yüz resimleri gösterirseniz, onlar mutlu yüzlere daha uzun süre bakarlar – bu da hayatı iyi tarafından algılamakla ilgili doğuştan gelen bir arzu yerine ilk günlerinde en sık gördüğü yüz ifadelerinin anne-babasının kendisine hayranlıkla bakan mutlu ifadeleri olmasından kaynaklanıyor olabilir.

Sayıları

Bebeğinizin ona kadar saymaya başlaması zaman alacak olsa da, sayılara soyut kavramlar olarak saygı duyarak doğmuştur. Bu demektir ki, hangi nesne olursa olsun, bir bebek yedi nesnenin iki nesneden farklı bir şey olduğunu anlamaktadır. İnsanlar, son zamanlara kadar, sayı kavramının doğuştan değil sonradan öğrenilen bir şey olduğunu düşünürlerdi.

Bunu test etmenin bir yolu, bebeklerin gördükleri yedi nesne ile duyabildikleri yedi ses arasında bir bağlantı kurup kuramadıklarına bakmaktı. Harvard Üniversitesinden Veronique Izard ve meslektaşları, yaşları yedi ila yüz saatlik on altı bebeğe, belli sayılardaki setler halinde, mesela “ba ba ba ba ba” gibi heceler diletirken, ekranda da daire ve kare gruplan gösterdiler. Bazen nesnelerin sayısı ile seslerin sayısı birbirine eşitti, diğer zamanlarda ise değildi, ama bebekler onların bir-biriyle uyumlu oldukları zamanları fark ediyor gibi göründüler ve o durumlarda daha uzun süre ekrana baktılar.

Bunu nasıl yapıyorlar? Hayvanlar ve insanlar üzerinde yapılan diğer bazı araştırmalar, beyinde gruplar halindeki nesnelere tepki veren – yani ne kadar çok nesne görürseniz, o kadar hücrenin ateşlendiği — akümülatör nöronlar denilen özel hücrelerin bulunduğu fikrini ileri sürmektedir.

Hareket ve mesafeyi

Bu kocaman dünyaya ilk defa geldiğinizi hayal edin. Daha önce çok az bir şey görürken, şimdi aniden bir ışık, görüntü ve hareket bombardımanına tutuluyorsunuz. Ama yeni doğanlar bu dünyayı anlayabilmek için nelere dikkat etmeleri konusunda doğuştan bazı bilgilerle donatılmış halde dünyaya gelirler. En başta, hareketin önemli bir şey olduğunu bilirler. Bir oyuncağı yeni doğmuş bir bebeğin yüzüne yakın bir yerde ileri geri hareket ettirin, gözleriyle oyuncağı takip edecektir. Yeni doğan bebeklerin göz hareketlerini izleyen çalışmalar, onların nesnelerin içlerine değil kenarlarına daha fazla dikkat gösterdiklerini bulmuştur.

Bununla birlikte, bebekler, eğer bir nesne gözlerinin önünden geçip ileriye doğru gidiyormuş gibi olursa, vücutlarının da ileri doğru,hareket etmesi gerektiğini de bilirler. Bir trenin içinde otururken yanınızdaki trenin hareket etmesiyle bu hissi siz de yaşadınız mı? Bir an için, sizin trenin hareket ettiğini sanırsınız – ve eğer ayaktaysanız kendinizi ileri doğru da atabilirsiniz. Bir bebeği duvarlarının tabanından bağımsız bir biçimde hareket ettiği bir odada oturtursanız da aynı şey olur. Eğer duvarlar üstüne doğru hareketlenirse, her ne kadar olduğu yerde duruyorsa da, bebek insiyaki olarak başını geri çeker.

Bebekler, aynı şekilde (ve büyük ihtimalle bundan dolayı) nesnelerin kendilerine yaklaştıkça büyümeleri gerektiğini de bilirler – buna boyut sabitliği denir. Size, bir küpün gösterildiğini, sonra aynı küpün iki misli uzaklıkta bir mesafeden tekrar gösterildiğini düşünün. Büyük olasılıkla orijinalinin yarı boyutunda olsa da, onun aynı küp olduğunu anlarsınız. Yeni doğanlar da bunu anlar. İngiltere’deki Exeter Üniversitesi’nden Alan Slater ve meslektaşları iki günlük bebekleri aldılar ve onlara gözlerinden farklı mesafelerde uzaklıkta küçük veya büyük küp çeşitlemeleri gösterdiler. Bebekler sanki bir terslik olduğunu anlıyorlarmış gibi, modele uygun küplere değil farklı olan küplere daha uzun süre baktılar.

Dilin temel ilkelerini

Her ne kadar, bebekler anlamlı ilk kelimelerini bir yaş civarına gelene kadar söyleyemeseler de, ana dillerini nelerin özel kıldığı konusunda bir anlayışla doğarlar. Doğumdan sadece birkaç gün sonra bile, aynı kişi tarafından konuşulsa da, değişik lisanların farklarını anlayabilirler.

Bebeklerin, ayrıca, mutlu duygular belirten ses tonlarına daha fazla uyum sağladıkları görülmüştür. Bir çalışmada, bir eserin aynı bölümü ayrı ayrı mutlu, üzgün, kızgın ve nötr seslerle bebeklere okundu. Bebeklerin, diğer tonlara göre, bölüm mutlu ses tonuyla okunduğunda, daha büyük bir olasılıkla gözlerini açıp ilgi ile dinliyor gibi göründükleri saptandı. Yalnız bu durum, bölümü okuyan kişinin sadece bebeğin ana dilini kullandığında gerçekleşti. Ana dili İngilizce olan bir bebek mutlu sesli bir İspanyol kadını duyduğunda ise çok az ilgi gösterdi. Bu duruma olası bir açıklama, bebeklerin farklı duygu durumlarıyla ilgili farklı belirtileri anlayabildikleri – mesela kızınca nefes alıp vermenin, kalp hızının ve kaslardaki gerginliğin artması gibi – ve bu durumları belli seslerle ilintilemeyi öğrenmeleridir.

Yeni doğanlar kendi ana dillerinin melodisine uygun bir tarzda ağlarlar. Fransız ve Alman altmış yeni doğmuş bebekle yapılan yeni bir araştırma, onların ağlama ezgi düzenlerinde farklılıklar olduğunu bulmuştur. O dili konuşan yetişkinlerin ezgi düzenleriyle uyumlu bir şekilde – Fransız bebeklerin ağlaması kalın sesle başlayıp tiz bir sesle biterken, Alman bebekler gittikçe düşen bir melodi ile ağlarlar. Ağlamak yeni doğan bebeklerin çıkarmayı bildiği tek ses olduğuna göre, araştırmacıların tahmini, bu sesin onların ilk iletişim girişimi de olabileceğidir. Ama her şekilde, bu durum hamilelik sırasında bebeklerin dille de ilgilendiklerini göstermektedir.

Empatiyi (veya başkaları ile kendileri arasındaki farkı)

Doğrudur, çocuğunuzun diğer insanların da kendi düşünceleri ve duyguları olduğu fikrini tam anlamıyla kavraması daha birkaç yılını alacaktır ama yeni doğmuş bebekler bile başkalarının duygularına tepki gösterirler. Bir bebek ağlamaya başladığında odadaki diğer tüm bebeklerin de ağlamaya başladığını hiç fark ettiniz mi? Onların bu tepkisi sadece yüksek sese karşı değildir.

Araştırmacılar, daha 1970’lerde, yeni doğmuş bir bebeğe diğer bebeklerin ağlamasının teyp kaydı dinletildiğinde, onun da ağlamaya başladığını gördüler. Aynı yükseklikte ve yoğunlukta ama insan sesi olmayan sesler dinlettiklerinde ise bebeklerin daha az ağladığı görüldü. Bu da, bebeklerin bebek olduklarını bildikleri ve başkalarının mutsuzluğuyla mutsuz oldukları fikrini akla getirdi.

Daha sonra yapılan bir çalışmada ise, İtalyan araştırmacılar, nasıl tepkiler vereceklerini görmek amacıyla, yeni doğan bebeklere kendi ağlama sesleriyle diğer bebeklerin ağlama seslerini dinlettiler. Bebekler, başka bebeklerin ağlama seslerini duyduklarında kaşlarını çatmak, gözlerini devirmek ve suratlarını buruşturmak gibi belirgin sıkıntı ifadelerini, kendi seslerini duyduklarındakinden daha fazla yaptılar; bu da, sesler arasındaki farkı ayırt edebildiklerini gösteriyordu. Bazı kişiler, bunu, erken empatinin köklerinin doğumdaki varlığının bir kanıtı olarak yorumlarken, diğerleri yırtıcı bir hayvanın yaklaşmasında kuşlar ve diğer hayvanların birbirlerine sinyal yollaması gibi, sadece yardım çağrısına verilmiş ilkel bir tepki olduğuna inanırlar.

On sekiz aylık olduklarında ise, bebeklerin çoğu insanların kendilerinden farklı tercihleri olduğu fikrini kavramaya başlar ve tepkilerini ona göre ayarlarlar. Mesela, bir kase kraker ve bir kase brokoli gösterdiğiniz bebeklerin çoğu krakere doğru atlar, ama eğer siz brokoliyi sevdiğinizi belirten bir ifade sergiler, kraker için de iğreniyormuş gibi bir surat yaparsanız, on sekiz aylık bir bebek büyük ihtimalle size brokoli ikram edecektir!

Doğal bir ritmi/müzik duygusunu

Eğer bir dansçı veya müzisyen olmaya niyetiniz varsa, ritmi hissetmeniz gerekir. Ve bir bebeğin kulakları da doğduğu andan itibaren ritim hissetmeye ayarlanmış gibidir.

Bebekler bir melodiye parmaklarını şaklatarak ritim tutamadıklarına göre, Budapeşte’deki Macar Bilim Akademisinden Istvan Winkler ve meslektaşları, onların beyin hareketlerini ölçtü. Eğer bir yetişkine normal bir ritim dinletilir, sonra bu ritim durdurulursa beyni, elektrik sinyalleri algılayan küçük sensörlerin olduğu bir EEG başlığı sayesinde algılanabilen özel bir belirti üretir.

Yeni doğan bebeklerin de aynı tepkiyi verip vermediklerini göstermek için, Winkler onlara trampet, davul ve simbal ile çalman bir rock ritim çeşitlemesi dinletti. Genel ritim için önemli olmayan vuruşlar atlandığında, bebekler bir tepki göstermediler, ama kritik bir vuruş yapılmadığında bebeğin beyni ritimdeki bozukluğu algıladı.

Daha önceleri araştırmacılar bebeklerin ana-babaları tarafından sallandıklarında ritmi öğrendiklerini düşünürlerdi ama Winkler’in bu çalışması ritim duygusunun doğuştan olabileceğini ortaya çıkarttı. Diğer bir olasılık da, ceninin, rahimde annesinin kalp atışlarım ve dış dünyadan süzülüp gelen sesleri dinleyerek ritmi öğrendiğidir.

Ritim değerinin önemi sadece müzikle ilintili değildir. Belli duyguları ifade eden konuşma kalıplarını çözmelerini veya bazı dilleri birbirlerinden ayrıt etmelerini sağlayarak, dil öğreniminde de bebeklere yardım ediyor olabilir. Bebeklerin beyin faaliyetlerini inceleyen benzer başka çalışmalar, yeni doğanların, ses tonları ve skalada yükselip alçalmaları arasındaki farklılıkları da algıladıklarını düşündürmektedir.